gün doğar sonra yeniden
sevgili eli değer
arınır ten
ve kutsanırsın
bir sonraki geceye
Kenarda, kuytuda, köşede kalanların, sürüden kopanların terk edilmişliğine hoşgeldiniz
22 Temmuz 2013 Pazartesi
16 Temmuz 2013 Salı
XX YA DA XY NE FARK EDER?
Yaşamlarımızın sürdürülebilir kılınması adına kurtulmamız gerektiğine inandığım olguların başında gelir cinsiyet algılarımız. Cinsiyet, cinsel kimlik ve nihayetinde cinsel yönelim sorunsallarımızla ile mücadele içerisinde geçen bir yaşamda, insan olmaya dair bir çok detayı ve dahi güzelliği kaçırır olduk. Kapitalizmin coşkunlaşması ile az önce saydığım özelliklerimiz dahi metalaştıkça içinden çıkılmaz bir çatışma ve sorunsallık hali peyda oluvermeye başladı resmen.
Kromozomal yapımın getirdiği biyolojik farklılığımın toplumsal yaşantıma yüklediği yükler canımı sıkıyor artık. Ya da benden farklı bir kromozomal yapıya sahip yoldaşlarımın yüklendiği o yüklerin amansızlığı diyelim bu sıkıntınının sebebi.
XY ya da XX ne fark eder ki?
Erkeklik; XY kromozomal yapıya sahip insan. Dahası safsata, dahası yük. Dayatma ve dahi işkence. Erkek olmanın çileşi var bu dünyada. Görülmeyen ya da itiraf edilmeyen bir çile. İnsan olmanın zaafları dışında robotik bir güç ve otorite sembolü erillik. Naif olmak, estetik olmak, renkli olmak, farklı olmak küllüm yasak. Köşeli bir kapta yetişmeye zorlanmış kübik karpuzlardan farkımız yok aslında. Asan, kesen, ezen, kendi gibi olmayanı kendine eviren, yönetmek ve taşımak yükümlülüğü olan, tüketen, üretmekten bir haber. Kendi başına yaşamaya ırak tutulan. Tutsak yetiştirilen bir insancıklar topluluğu olmak. Önünde her kapının açık her yolun mübah olduğu, beyinsel işletim sisteminin tek düze ve "easy" modunda çalıştırıldığı sıkıcı bir yaşam formu erkek olmak.
Kadınlık; XX kromozomal yapıya sahip insan. Öyle bir hal aldık ki üriner sistem organının telaffuzundan dahi utanç duyulan. Sırf kadın olduğu için ötelenen, ayrı oturtulan. Her kapının kapalı, her yolun günah olduğu, ezilen, pasifize edilen, yok sayılan. Küfürlerin ana öznesi haline getirilen. Taşınması gerekilen yük olarak görülen. Objeleştirilen. Fallikleştirilen. Yaşamak adına beynini en ince detaylarıyla kullanmak zorunda bırakılan, dolayısı ile zekası daha gelişkin, beyni çok kanallı çalışabilen ama her ortamda küfre, tacize, ötekilenmeye mahkum edilmiş yaşam formu. Onurlu bir yaşam mücadelesi kadın olmak.
Kromozomal yapımın getirdiği biyolojik farklılığımın toplumsal yaşantıma yüklediği yükler canımı sıkıyor artık. Ya da benden farklı bir kromozomal yapıya sahip yoldaşlarımın yüklendiği o yüklerin amansızlığı diyelim bu sıkıntınının sebebi.
XY ya da XX ne fark eder ki?
Erkeklik; XY kromozomal yapıya sahip insan. Dahası safsata, dahası yük. Dayatma ve dahi işkence. Erkek olmanın çileşi var bu dünyada. Görülmeyen ya da itiraf edilmeyen bir çile. İnsan olmanın zaafları dışında robotik bir güç ve otorite sembolü erillik. Naif olmak, estetik olmak, renkli olmak, farklı olmak küllüm yasak. Köşeli bir kapta yetişmeye zorlanmış kübik karpuzlardan farkımız yok aslında. Asan, kesen, ezen, kendi gibi olmayanı kendine eviren, yönetmek ve taşımak yükümlülüğü olan, tüketen, üretmekten bir haber. Kendi başına yaşamaya ırak tutulan. Tutsak yetiştirilen bir insancıklar topluluğu olmak. Önünde her kapının açık her yolun mübah olduğu, beyinsel işletim sisteminin tek düze ve "easy" modunda çalıştırıldığı sıkıcı bir yaşam formu erkek olmak.
Kadınlık; XX kromozomal yapıya sahip insan. Öyle bir hal aldık ki üriner sistem organının telaffuzundan dahi utanç duyulan. Sırf kadın olduğu için ötelenen, ayrı oturtulan. Her kapının kapalı, her yolun günah olduğu, ezilen, pasifize edilen, yok sayılan. Küfürlerin ana öznesi haline getirilen. Taşınması gerekilen yük olarak görülen. Objeleştirilen. Fallikleştirilen. Yaşamak adına beynini en ince detaylarıyla kullanmak zorunda bırakılan, dolayısı ile zekası daha gelişkin, beyni çok kanallı çalışabilen ama her ortamda küfre, tacize, ötekilenmeye mahkum edilmiş yaşam formu. Onurlu bir yaşam mücadelesi kadın olmak.
20 Haziran 2013 Perşembe
{KI(SA}ÇMALAR)
- Seni seviyorum
- Beni değil, Sendeki tezahürümü
------------------------------------------------------------------------------
Bir bar kapısında yitirdim zatını. Dudaklarımda "deneme sürüşünden" arta kalan ekşimiş bir iki damla tükürük ve elimin sıcaklığının yoksunluk nöbeti ile...
------------------------------------------------------------------------------
Lale'yi okuyorum.
Rap, Rap, Rap.
Postallaştırılmış kafamla.
Derdest edilmiş varlığımızın
hiçliğine şükredip,
kırk ikiye doğacak güneşin arefesinde
bir sınır boyu karakolunda
imparatorlaşıyorum...
Sunaklı bir yolun
ortasına kurulmuş tahtın üstünde
hiçlik merasimi ile
Lale'yi sunuyorum taş bir kadeh içinde,
Zapturapt altında kalan son hecelerime.
O'nu adıyorum.
Ve tüm korkularımı gidermek için
uluyorum;
"Yektir Allah. La ilahe illallah."
Bu izbe, yıkık, viran binada, sınır boyunda
kendimi özlüyorum...
- Beni değil, Sendeki tezahürümü
------------------------------------------------------------------------------
Bir bar kapısında yitirdim zatını. Dudaklarımda "deneme sürüşünden" arta kalan ekşimiş bir iki damla tükürük ve elimin sıcaklığının yoksunluk nöbeti ile...
------------------------------------------------------------------------------
Lale'yi okuyorum.
Rap, Rap, Rap.
Postallaştırılmış kafamla.
Derdest edilmiş varlığımızın
hiçliğine şükredip,
kırk ikiye doğacak güneşin arefesinde
bir sınır boyu karakolunda
imparatorlaşıyorum...
Sunaklı bir yolun
ortasına kurulmuş tahtın üstünde
hiçlik merasimi ile
Lale'yi sunuyorum taş bir kadeh içinde,
Zapturapt altında kalan son hecelerime.
O'nu adıyorum.
Ve tüm korkularımı gidermek için
uluyorum;
"Yektir Allah. La ilahe illallah."
Bu izbe, yıkık, viran binada, sınır boyunda
kendimi özlüyorum...
ŞEMSPARE İÇİN
Yaşamından bir günün değerini bildğin gibi bilmelisin bu kitabın değerini. Okurunun elinde saatlerce meşk eden bu mısraların, çiftleşen ve döllenen düşüncelerin kıymetini bilmelisin. Elindekinin yalnız bir kitap değil; Her cümlede, gözün gördüğünün "öte"sindeki dünyaya (yaşam) açılan, zümrüt ve yakut ve dahi sedef kakmalı bir kapı olduğunu idrak etmelisin. Defahatle geçmek üzere bu kapıdan.
Dostlukla...
Dostlukla...
6 Haziran 2013 Perşembe
İSYAN VE İŞGAL ALTINDA GÜZELLEŞTİ ÜLKEM
Öncelikle bildirmek isterim ki yüreği kocaman bir çapulcu olmaktan aldığım hazzı bu yaşıma kadar hiç bir şeyden almadım. Üç beş ağaçtı ilk başlarda derdimiz, onları sardık sarmaladık. Zulme uğradık. Sonra gördük ki daha büyük sorunlarımızda var sarılmamız gereken. Özgürlüğümüz gibi, gençliğimiz gibi, varlığımız, muhatap lığımız gibi.
Çullandılar üzerimize. Sopa, gaz, su, biber, portakal, ses bombaları ile. Kanun adına kan döktüler. Can yaktılar. Oysa gençliğe can veriyordu düşlerimiz. Sadece dinlenmek, anlaşılmak, ötekileştirilmemek istedik. Kötü mü ettik? Bir nesli saplandığı bilgisayar başındna kaldırdık, anayasal bir hak mücadelesinde saflarda toplandık. Kimiz biz? Kim kontrol ediyor bizi?
Yöneticilerimizi çıldırtan şeyde bu soruların cevapsızlığı oldu zaten. Soruları cevapsız kaldıkça, bir günah keçisi ilan edip onu un ufak edip bu olayları sonlandıramadıkça daha vahşice geldiler üzerimize, biz bir parkta özgürce şarkılar söylerken. Hayatında hiç bir siyasi görüşü olmamış, hiç bir toplumsal olaya karışmamış onlarca genç ilk defa aynı amaç uğruna birleşmiş, umut, kardeşlik ve dayanışma dağıtıyor birbirine. Hiç bir çıkar ummadan bir birine insanca yardım eden insan manzaralı geldikçe Taksimden panik daha da arttı. Çünkü uzun süredir benim memleketimde yardım, birileri tarafından siyasi çıkar amaçlı yapılan ve istenilen elde edildikten sonra yardım edilenin değersizleştiği bir hal aldı. Şimdi kim cürret edebilir ki çıkarsız bir yardım ve dayanışma ruhuna. Ne haddimize.
Hepimiz farkındayız iş çoktan üç beş ağaç meselesinden çıktı. Biz anlaşılmak farkedilmek ve görülmek davası güdüyoruz artık en barışçıl ve insani yollarla.
Taksimde sabahladım 3 gece. 3 gece oturduğum yerden gaz soludum. Barikata da yardım ettim hani sizin şu vandalist diye yaftaladığınız biçimde. Çünkü o barikat olmazsa öldüresiye saldıracaksınız üstümüze. Bizler kimse ile savaşmadan bizi dinlemenizi beklerken sizler en uç enstürümalarınızla yürüyeceksiniz üzerimize.
Biz sağcısı, solcusu, apolitiği, çevrecisi, feministi, çalışanı, işsizi,heteroseksüeli, eşcinseli, ahlaklısı, orospusu sanatçıcı, zanaatçıcı, imanlısı, imansızı kategorize edilmeden tek isim altında toplantık. Gezi direnişçisi.
Medya görmüyor, anlatmıyor, hükümet yanlısı yayın yapıyor peki gerçekler nerede? Orada...
Gezi Parkında, sabaha kadar gerçekler seyre ve desteğe açık duruyor. Şimdi lütfen bu konu hakkında tek kelime dahi etmek isteyen varsa önce kapasın şu lanet olası televizyonları atlasın otobüse, uçağa, vapura gezi parkına gelsin. Çapulcuların diyarına. Çapulcu örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre baş üstünde tutulmaya...
Çullandılar üzerimize. Sopa, gaz, su, biber, portakal, ses bombaları ile. Kanun adına kan döktüler. Can yaktılar. Oysa gençliğe can veriyordu düşlerimiz. Sadece dinlenmek, anlaşılmak, ötekileştirilmemek istedik. Kötü mü ettik? Bir nesli saplandığı bilgisayar başındna kaldırdık, anayasal bir hak mücadelesinde saflarda toplandık. Kimiz biz? Kim kontrol ediyor bizi?
Yöneticilerimizi çıldırtan şeyde bu soruların cevapsızlığı oldu zaten. Soruları cevapsız kaldıkça, bir günah keçisi ilan edip onu un ufak edip bu olayları sonlandıramadıkça daha vahşice geldiler üzerimize, biz bir parkta özgürce şarkılar söylerken. Hayatında hiç bir siyasi görüşü olmamış, hiç bir toplumsal olaya karışmamış onlarca genç ilk defa aynı amaç uğruna birleşmiş, umut, kardeşlik ve dayanışma dağıtıyor birbirine. Hiç bir çıkar ummadan bir birine insanca yardım eden insan manzaralı geldikçe Taksimden panik daha da arttı. Çünkü uzun süredir benim memleketimde yardım, birileri tarafından siyasi çıkar amaçlı yapılan ve istenilen elde edildikten sonra yardım edilenin değersizleştiği bir hal aldı. Şimdi kim cürret edebilir ki çıkarsız bir yardım ve dayanışma ruhuna. Ne haddimize.
Hepimiz farkındayız iş çoktan üç beş ağaç meselesinden çıktı. Biz anlaşılmak farkedilmek ve görülmek davası güdüyoruz artık en barışçıl ve insani yollarla.
Taksimde sabahladım 3 gece. 3 gece oturduğum yerden gaz soludum. Barikata da yardım ettim hani sizin şu vandalist diye yaftaladığınız biçimde. Çünkü o barikat olmazsa öldüresiye saldıracaksınız üstümüze. Bizler kimse ile savaşmadan bizi dinlemenizi beklerken sizler en uç enstürümalarınızla yürüyeceksiniz üzerimize.
Biz sağcısı, solcusu, apolitiği, çevrecisi, feministi, çalışanı, işsizi,heteroseksüeli, eşcinseli, ahlaklısı, orospusu sanatçıcı, zanaatçıcı, imanlısı, imansızı kategorize edilmeden tek isim altında toplantık. Gezi direnişçisi.
Medya görmüyor, anlatmıyor, hükümet yanlısı yayın yapıyor peki gerçekler nerede? Orada...
Gezi Parkında, sabaha kadar gerçekler seyre ve desteğe açık duruyor. Şimdi lütfen bu konu hakkında tek kelime dahi etmek isteyen varsa önce kapasın şu lanet olası televizyonları atlasın otobüse, uçağa, vapura gezi parkına gelsin. Çapulcuların diyarına. Çapulcu örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre baş üstünde tutulmaya...
30 Mayıs 2013 Perşembe
BEN BU ADAMI TANIYORUM
Artan siyasal baskılar üzerine sivrilen direnişler izlemeye alışır olduk yıllardır. Kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeyiz sloganı ile yaşam formlarımız sil baştan şekillendirilmeye çalışılıyor, toplumsal ve siyasal yaşamda.
Yenilenme söylemleri ile gelişen Taksim projesinin berisi ilerisi tartışıladursun, olayın vahim tarafı halka rağmen halk için bir şeyler yapılma çabası. Bugünün idarecilerinin mesken alanı değil Taksim gezi parkı. Hiç bir marjinal grubun ilhak ettiği bir alanda değil. İçerisinde başı açıktan kapalısına, okumuşundan cahiline, gencinden yaşlısına tüm İstanbul eşrafına ev sahipliği yapan beton kuleler arasında sınırları daralmış son nefes alma alanı. İstanbul halkı burada AVM değil, parkını istiyor. Tıpkı sizler gibi muhafazakar davranıyor. Kendi ideolojinizin bizlerdeki tezahüründen bu kadar mı korkuyorsunuz?
Başbakan emrediyorum olacak diyor. Bir ülkenin başı yerel bir mimari olayı nasıl şahsileştirebiliyor. Nasıl halkın isteklerine gözünü tıkayıp iktidarının meşruiyeti için, iktidarının dayatması için bunu araçsallaştırılıyor.
Halk parkını istiyor beyler. Olduğu yerde, olduğu gibi kalsın istiyor. Medeniyetinizin kepçeleri girmesin istiyor.
İnsanlar direniyor anıları için. Yaşanmışlıkları ve yaşayacak oldukları için direniyor. doğa için sessizce direniyor. Nöbet tutuyor. Ve bir şafak vakti kükrüyor iktidarın şiddeti. Terörize ediliyor bu masumane direniş. Devlet terörü gazlı yüzünü bir kez daha gösteriyor.
Ama onlar dayanıyorlar, direniyorlar, taşla sopayla değil, yaşanmışlıkları ile, bilgileri ile, kitapları ile... Cehaletin önünde üzerine kutsal su gibi serpiyorlar kelimelerini...
Bu adamı tanıyorum, aynı mecliste oturmuşluğum, yemişliğim, içmişliğim var. Ben bu adama öykünüyorum. İnsanlığına, direnişine... Ben bu adamı kutsuyorum kutlu yarınlar adına...
Yenilenme söylemleri ile gelişen Taksim projesinin berisi ilerisi tartışıladursun, olayın vahim tarafı halka rağmen halk için bir şeyler yapılma çabası. Bugünün idarecilerinin mesken alanı değil Taksim gezi parkı. Hiç bir marjinal grubun ilhak ettiği bir alanda değil. İçerisinde başı açıktan kapalısına, okumuşundan cahiline, gencinden yaşlısına tüm İstanbul eşrafına ev sahipliği yapan beton kuleler arasında sınırları daralmış son nefes alma alanı. İstanbul halkı burada AVM değil, parkını istiyor. Tıpkı sizler gibi muhafazakar davranıyor. Kendi ideolojinizin bizlerdeki tezahüründen bu kadar mı korkuyorsunuz?
Başbakan emrediyorum olacak diyor. Bir ülkenin başı yerel bir mimari olayı nasıl şahsileştirebiliyor. Nasıl halkın isteklerine gözünü tıkayıp iktidarının meşruiyeti için, iktidarının dayatması için bunu araçsallaştırılıyor.
Halk parkını istiyor beyler. Olduğu yerde, olduğu gibi kalsın istiyor. Medeniyetinizin kepçeleri girmesin istiyor.
İnsanlar direniyor anıları için. Yaşanmışlıkları ve yaşayacak oldukları için direniyor. doğa için sessizce direniyor. Nöbet tutuyor. Ve bir şafak vakti kükrüyor iktidarın şiddeti. Terörize ediliyor bu masumane direniş. Devlet terörü gazlı yüzünü bir kez daha gösteriyor.
Ama onlar dayanıyorlar, direniyorlar, taşla sopayla değil, yaşanmışlıkları ile, bilgileri ile, kitapları ile... Cehaletin önünde üzerine kutsal su gibi serpiyorlar kelimelerini...Bu adamı tanıyorum, aynı mecliste oturmuşluğum, yemişliğim, içmişliğim var. Ben bu adama öykünüyorum. İnsanlığına, direnişine... Ben bu adamı kutsuyorum kutlu yarınlar adına...
GEÇMİŞE ÖZLEM GELECEĞE KET VURMAK GİBİDİR
Son zamanlarda neo-muhafazakârlaşma ile birlikte büyük bir
özlem ateşi tutuşuverdi geçmişe dair. Kimilerimiz bunu salt irtica diye okudu,
kimilerimiz ise geçmişin satvetine öykünme. Kemalist ve Milliyetçi cephenin
klasik şovenizmine alternatif olarak yeni bir Osmanlıcı şovenist akım peyda
oluverdi zihinlerimizde. İktidar eli ile gelişen bu yeni akımda biricik olma
idealimiz yok olup bir ecdat edebiyatına tabi olur oluverdik. Artık yediğimiz
içtiğimiz ne varsa bu ecdada göre stilize edilmeye başlandı. Senin ecdadın onu
yapmadı sen nasıl yaparsın? Bir bakıma ecdadımı yok eden bu mantık yaklaşımı
şimdi yarınlarımızı yok etmek için mi yeniden alevlendiriliyor acaba diye
sormuyor değilim. Ecdadım(!)’ın yaptıklarından değil ama yapamadıklarından
sorumlu değil miyim ben ileriye yürüyebilmek adına.
Bizim şu kutsalcı ırk anlayışımız düşündürür beni her
zaman. Ecdadımın ahlakı gibi olmalı ya
ahlakım hareme çevirmeli o halde yatak odamı. Yabancı kadınları tövbe haşa kul
etmeliyim kendime. Babamın mirasının muktediri olmak adına ağabeyimin kanına
bulamalıyım elimi. O çok temiz ahlakı ile buladı ya ecdadımız elini Bedreddin’in
kanına. Bende nice beni eleştireni asıp kesmeliyim…
Peki hiç soruyor muyuz; Neden nice hanedan mensubuna torun
edilmeye çalışılmamız, Neden nice eserimize onları yad eden isimler vermeye
çalışıyor olduğumuz? Bilinçaltımıza düşüncesi mi ekilmeye çalışılıyor acaba
bugünün erklerine kul olmayışımızın, onlarca addedilen utancı?
Benim dedem neden eli kılıç tutan haşmetli padişahlarda,
neden kalemi, mürekkebi kendine yaren edilmiş niceleri değil? Neden o kıtaları
birbirine bağlayacak olan şanlı köprünün adı vaktinde insanları dünyevilik ile
uhrevilik arasında bağlayan nice ismi şah mürşit âlimlerden biri değil? Dante
dahi yâd ederken ölümsüz eserinde İbn-i Sina’yı bizim görmezden gelişimiz niye?
Baki, Nedim ve kellesini kalemi için ortaya koyan Nef’i nam şerefli insanın
torunu olmamız neden yasak?
Birilerinin muktediriyatına atıftan ziyade, kula kulluktan
bizleri ırak tutukları için mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)